gece ne siyahtı ne beyaz, ve üzerimdeki renkli elbiseye inat griye boyanmıştı her şey. gri bir sessizlik vardı uzanıp tutamadığımız ve tutunamadığımız her şeyde. gözlerimiz ağırdı, taşıyamıyorduk kimi zaman artık gördüklerimizi, kırgındık, kırmıştık her şeyi. cam kırıklarıyla doluydu her yer, ellerimizden kanlar akıyordu, korkuyorduk, yaşam tutuyordu bizi midemiz bulanıyordu. daha fazlasını görmeye tahammülümüz yoktu, gidecek yer arıyorduk, kaçamıyorduk. 80 metrekarenin almayacağı derin bir sessizliği yaşıyorduk.
çözemediğimiz bir bulmacanın aklımıza takılan ve beynimizde dönüp duran kıvrımları gibiydi konuştuklarımız. bir çocuk kadar saftık, onca günahımıza rağmen. bu yaşama azdık, her şey üzerimizden akıp gidiyordu, mutluluklarımız bile rüküş duruyordu üzerimizde, başka bir şeyi deneme gücümüz yoktu, üzerimizdekiyle idare ediyorduk. çünkü tüm rüküşlüğüne rağmen onu tanıyorduk, bildiğimiz bir acıyı yaşama tercihiydi bizimkisi, gitmiyorduk.
istanbul kararsızdı o an, kimden taraf olacağını henüz seçmemişti. sen karşımdaydın, acımasız sözcüklerin yer arıyordu ellerimdeki kesiklerden girmek için. kırmızıya boyanıyordu tüm sözcükler ve içimde artık sana çok uzak olan bir yer sızlıyordu usul usul.
ve sen boynumda gördüğün kana rağmen bilmiyordun, yerde akan kanların bana ait olduğunu ve bu savaşta aslında sen diye bir şey olmadığını…
“zamanının ölçülemediği bir noktada, ellerimi kestin sen…” için 0 Yorum yapılmış.