Gözlerim fır dönüyor. Önce samimi bir şekilde yaklaşıyorum. Gözlerinin önüne düşen saçlarını yavaşça arkaya atar gibi yapıp kirpiklerine bakıyorum. Orada değil.
Başımı hafifçe eğip küçük bir tebessümle boyuyorum dudaklarımı. O da gülümsüyor. Bir gamzesi var, evet, çok da güzel. Yüzünün öne çıkan güzelliğinde bir an geri çekilip tüm dikkati üzerinde toplayan küçük bir kıvrım. Bir tasarım, ayrodinamik harikası. Ama ne yazık ki aradığım şey orada da değilmiş. İlk anda heyecanlanınca bulduğumu sanmıştım. Yazık oldu çarpan kalbime.
Bu kadar kolay olmasını beklemek zaten saçmaydı. Daha derinlerde bir yerde olmalı. Söze nereden başlasam?
- Jethro Tull dinler misin?
- Too old to Rock’n Roll…
Doğru yoldayım. Kelimeler ağzımdan yavaş yavaş akarken ben de içine girmeye çalışıyorum. Girdikçe de şaşırıyorum. Evet, burada birşeyler var. Çok da güzel bir manzara. Ama aşk burada olabilir mi?
Fazla zamanım yok. Bir yandan içine girmeye çalışırken bir yandan da teninde gezinmeliyim. İçimde bir his onu parlak derisinin üzerinde bulacağımı söylüyor. Hem gerginliğini azaltmak hem de arayışımı devam ettirebilmek için geldiğinden beri oynadığı anahtarlığı elinden alıp parmaklarını avucuma diziyorum.
Hepsi güzel, hepsi bakımlı. Nereden duyduysam “Bunlar sanatçı elleri” lafı çınlıyor kulaklarımda. Yüzük parmağıyla serçe parmağının arasından yola çıkıyorum. Dediklerine göre oradan kalbe giden bir damar varmış. Takipteyim. Elinin üzerine geldiğimde yüzünün kızardığını hissediyorum. Bileğine ulaştığımda söylediklerinin anlamları şaşırmaya başlıyor.
Kolunun önünden dirseğine doğru yol alırken bir anda duruyorum. Kafamı kaldırıp tekrar gözlerinin içine bakıyorum. Bakışımın yanağından aşağıya kaydığını hissetmiş midir? Dudağının kıyısından çenesine yavaşça iniyorum, bir gözyaşı gibi.
- En son ne zaman ağlamış olabilirsin?
Ne olursa olsun boynunu öpeceğim. Bu bir oyun değil artık. Bunu istiyorum. Yavaşça yaklaşıyorum. Nefesi kesilmiş gibi. Yanaklarındaki sıcaklık yüzüme vuruyor. Pembeliğinden ben kızarıyorum. Uzun zamandır bu olmamıştı. Uzun zamandır böyle utanmamıştım. Yanlışlıkla kulağının hemen altını, güzel boynunun henüz başladığı noktayı öptüm. Daha fazla üsteleyemem. Ne yapacağımıysa hiç bilmiyorum.
Bir anlık duraksamamdan yararlanıp doğruluyor. Artık ipler onun elinde. İsterse kalkıp gidebilir. Benim gibi bir sarhoş için bu kadarı fazlaydı bile. Gidecek mi?
Hafifçe, ki her hareketi öyle, boğazını temizliyor. Anahtarını eline alıyor ve kalkması gerektiğini söylüyor. Beni arayacakmış. Oysa ben bulmuştum. Oradaydı. Gömleğinin açık düğmelerinden görünüyordu. Kalbi pıt pıt atıyordu. Neonların kırmızısı değildi o, hormonlarının bedeninde çılgın bir hızla dönmesine sebep olan kanının pembeliğiydi.
Sonunda ona neden aşık olduğumu, neresinden onu tanıdığımı bulmuştum ve bulduğum anda da kaybettim kalbini.
Oysa ben daha onunla ne oyunlar oynayacaktım ah, ne oyunlar…
Ellerim birbirine karışıyor. Aslında ne kadar uzak duruyorlar birbirlerinden. Ama içiçelermiş gibi nereye koyacağımı bilmiyorum. Elini tutsammı karar veremiyorum. Tüm acılarımı, endişemi, korkumu orda o an ona teslim etmek istiyorum. Sonrada kaçıp kurtulmak… Alnım yanağına dayanmış nefes almaktan korkuyorum. Biteceğini biliyorum alacağım nefesin, ardından gideceğini, birdaha seni görene dek tam 100 gün geçeceğini… Yine bir otel kapısı önünde seni birkaç saniye sonra görecek olmanın heyecanını yenmeye çalışacağımı. Bak ne kadar güzel olacak. Sadece 100 gün. Geçicek. O süre içinde çalışacağız, para kazanacağız, dokunmadan dokunulmadan yaşar gibi yapacağız. Sonra yine yaşarız bir hafta.. Darmadağın hayatımızı bunlardan toplayacağız. Bir hafta eylülden, bir hafta aralıktan. Bir soğuk, bir sıcak, bir ölü bir diri…
Aramakla o kadar uzun ve o kadar kaçak yol sürüldümü, o yolun sonunda düşer kalırsın, bir köşe bucakta..Bakıyorum da; herşeyi geç farkedenlerdeniz…
Yazıktır, güzelim bizlere
Yazıktır, bizi yaradanın bize verdiği hikmetlere…
Ayıptır beklenenleri, beklenmedik hale getirene dek bekletenleri…
Keyfimin yerinde olduğu bir akşamın yumurtasıydı bu hikaye. O ışıltılı gece kulübüne hiç gitmedim. O parmakları hiç dizili görmedim. Bunun için de ölmedim.
Yersiz kıskançlıklar, ki alamet-i farikandır senin, iyi geliyor bana. Kızgın gözlerin kalbimi ısıtıyor. Kırgınlığın parçalıyor sertleşen kabuğunu kalbimin.
Sen sormaya devam et kim olduğunu, aynaya bakana dek merak edeceksin. Ve ben o gün başka bir oyun bulacağım seni kızdırmak için.
Hiç serinleyemeyeceksin…
Sen en serininle koşarken rüzgarlar içinde ben gözyaşlarımla yanaklarımı yakacağım. Arsız çocuklar gibi herşeyimi alırken ruhumdan ben doyuşunu izleyeceğim adım adım. İzleyişimi gördükçe almaktan vazgeçeceksin ama çok geç..
Hayat bir kavşağında o istediğin dertleri çıkaracak karşına ve eminimki sen orda kaza yapacaksın. Sudan çıkmış balığın ayamayışı, ruhu parça parça çalınmış bu kızın gözlerini açamayışı gibi bir kaza… Farkına bile varmayacaksın. O gün sende yanaklarını büyük ihtimal kendi usüllerinle ama acısı tam da benimki gibi yakacaksın.
Eğer sabah ayazındaysam o sırada gelir kurtarırım seni. Ayazım ikimizede yeter. Bu benim mevsimim. Sevinçlerim ayaz, üzüntüm cehennem…