Sonbaharın hüzünlü dağarcığından zihnime üşüşen darağacı imgelerinin, güneşi bol yaz günlerine sızmış olmalarının verdiği sıkıntı içerisinde umarsızca sövüp saymak istiyorum odamdaki halının kalkan köşesine. Ki kendisini üzerinden bir hafta geçmesine ve her türlü çabama rağmen bir türlü yatırabilmiş değilim. Sanki 5 yaşındaki çocuğun kısa kesilmiş saçları gibi ben yatırdıkça bi yolunu bulup tekrar kalkıyor. O zamanlarda uyguladığım inek yalatması modelini halının kalkan köşesine adapte edemediğim için henüz, ben de farklı ağırlık ölçüleri kullanarak kendimce onun inadını kırmaya çalışıyorum. Ama olmuyor işte, ol-mu-yoooor!
Evdeki sehpayı, kitap kolisini, mini barın ucunu, uzun zaman önce ne amaçla aldığımı bile unuttuğum ‘dumble’ları, askerdeki ‘reo’ kamyonun arkasından aşırdığım ağır krikoyu, annemlerin memleketten gönderdikleri 30 kiloluk zeytinyağı bidonunu, ağırlık yaratabilmek için içmek zorunda kaldığım bir kasa kadar biranın boş şişelerini, heavy metal cd’lerimi hatta arabesk cd’lerimi ve hatta dış kaynaklı hafif müzik cd’lerimi tuz biber olsun diye üstüne koymama rağmen; 1 hafta sonra işte bugün kaldırıp baktığımda, halının köşesi üzerindeki izlerden oluşan çirkin bir gülümsemeyi de kendisine ekleyerek ‘yıkılmadım ulen!’ nidalarıyla tekrar diklendi.
Elbette farkındayım ‘halının köşe’sinin bana karşı bi garezi olduğunun. Ve içten içe de biliyorum ki o da farkında benim zihnime uşüşen ‘Sonbahar’ların beni ne kadar güçsüz düşürdüğünün. Farkında olmasaydı nasıl kalkardı onca yükün altından, üstelik nasıl da becerirdi kendisine karşı yapılan tüm saldırıları savuşturmayı. Her türlü taktiği ve pozisyonu denememe rağmen; turan taktiği, baskın taktiği, yıldırma taktiği, çevirme taktiği, 3-5-2, 6-8-10, 1-3-5 taktiklerini; 69, 73, tüfek omza, salıncak, el arabası, üfürük pozisyonlarını, öyle haince baktı ki gözümün içine, öyle derinden baktı ki gözümün içine, onun üzerindeki dokumadaki iplikte yer alan kök boyasını oluşturan renk pigmentlerini bile görebildim.
Tabii bir an delirdiğimi zannettim. Hemen sonrasında hatırlayamasaydım eğer çatıdaki afyonları sulamam gerektiğini deliliğimin kalıcı olduğunu bile sanabilirdim. Afyon çok hassastır, yaz güneşine hiç gelemez, iyice sulayacaksın ki özlü özlü olsun, o özler çıksın senin içine aksın. O özlerde sen ol, kulaç oli dalga ol, dalgadaki köpük ol… Dağıtmayalım. Halının köşesi’nin o hain bakışının ardından artık son çare olarak kesin kararımı verdim. Mutfağa koştuğum gibi daha geçen kurban bayramında saf çelikten yaptırdığım, çifte su vurdurduğum, özenle dövdürdüğüm, bileylerken 2 biley taşını bitirdiğim bıçağımı aldım ve halının o kıvrık köşesini kesiverdim.
Şimdi o kıvrık köşenin yerinde kocaman bir boşluk var. Tabii benim keyfim yerinde. Sonbahar’dan kalma kıvırcık lahana ve maruldan müteşekkül salatama halının kıvrık köşesini de atıp kendime kocaman güzel bir salata yaptım. Az sonra da başına geçip afiyetle yiycem. Yerken de pis pis sırıtmayı ihmal etmeyerek haince halıyı kesicem. Ki bi daha öyle köşesinden bucağından bana baş kaldırmaya kalkmasın!
ben nereye takıldım (ve guldum de), hani su ne amacla aldıgını bilmedigin ‘dumble’..
arkadaslarımın, yani erkek olanların ya da erkek kardesi olan arkadaslarımın hepsinin evinde dumble olmustur.. bu ayrı bi komik!
‘halının kosesi’ muthis bi detay.. Gıcık da!. Ellerine saalık