Ayladır bir türban meselesi hepimizin gündemini kurcalamakta. Borsadaki şiddetli dalgalanmaları, doğalgaza ve elektriğe yapılan zamları, Ülke içerisindeki bölünmeleri, alışveriş fiyatlarının kat kat yükselmesini, çığ gibi büyüyen dış borçlarımızın sebebini, özel sektörün bitmesine sebebiyet verecek sürünmekte olan ekonomiyi, ard arda yapılan atamaları, baskı altında gerçekleşen istifaları v.s hepsini ama hepsini türbanla örtüler, örttürdük…
Yıl 5 Şubat 1937 bundan yetmiş bir yıl önce Laikliğin kabulü. Yıl 5 Şubat 2008 yetmiş bir yıl önceki güne gönderme yapar gibi başlandı türban konulu anayasa değişikliğine mecliste. Büyük bir ironi yatıyor gibi altında…
Kadınlar bu kadar önem taşıyordu madem, taktığı başörtüsünden önce yaptırım gücü sağlanması gereken birçok konu vardı.
Örneğin; Hala töre cinayetleri işleniyor ve müebbet yok… Şiddete maruz kalıyor cezası yok(uygulanmıyor).Sığınma evlerine hiçbir destek yok. Her yerde ikinci sınıf damgasını yiyor kimseden ses seda yok. Peki, başörtüsünün bile bu kadar önem taşıdığı meclisimizde ölüm ve şiddet neden görmezden gelindi… Hangisi daha büyük önem taşıyor sizce?
Kimimiz etrafında olup bitenleri anlamadan seviniyor, kimimiz Askere güvenerek rahat uyuyor, kimimiz ise oturduğumuz yerden seyretmeyi tercih ediyor. Anlayacağınız herkes anlamasız bir huzur içerisinde.
Kimse başörtüsüne karşı değil, insanlar inançları için elbete bunu yapabilir. Ancak bunu siyasallaştırma yönünde hareket edilirse, Ülke bölünmesine sebebiyet verirse karşı gelinir ve sorulur “nerede kaldı inancın hakkı hukuku?” diye. Cumhuriyet kadını olarak bu tür olayların devamının gelmesinden korkuyorum ve elbet olmamasını temenni ediyorum.Özgürlüğüm için savaşmak durumunda kaldığım takdirde Fazıl Say’ın yanındaki koltuğu sanırım ben alacağım.
Bu yazıyı bana yazdıran kuvvetin, Mustafa Kemal Atatürk’ün birkaç sözü.
1 Eylül 1925′ de İkdam Gazetesi’ nde yayınlanan bir beyanatında:
“Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başında bir bez, peştemal veya buna benzer birşeyler asararak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın manası neye delalet eder? Medeni bir millet anası, bir millet kızı için bu garip şekiller, bu vahşi vaziyet nedir? Bu hal milleti çok gülünç gösterir ve derhal düzeltilmesi lazımdır”.
1925 yılında İnebolu gezisinde Atatürk, örtünen kadınlarla ilgili:
“Onlar yüzlerini cihana göstersinler ve gözleri ile cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak hiçbir şey yoktur. Önemli olarak şunu ihtar edeyim ki, bu halin muhafazasında inat ve taassup, hepimizi en az kurbanlık koyun olmak istidadından kurtaramaz..”
Arzu Candevir Çakır
22.09.2007
İran’a doğru gidiyoruz, biz Türk’üz Iranı dahi geçeriz.
“…Hükümeti darıltmayalım. İngilizleri kızdırmayalım diye saman altından su yürütmeyelim, sükûnetle çalışalım, kimseye meydan okumayalım!…
Böyle demek istiyorlar!… Hâlbuki ben, canım kadar sevdiğim askerlikten niçin çıkarak, milletin arasına girdim…
Saman altıymış, suymuş filan bilmem! Gizli çalışmayı anlamam, milletimle beraber serbestçe çalışırım. Şu daralacak, bu kısalacak, dersek davamız hallolunmaz.”
Mustafa Kemal
Aynen atam. Seninle aynı fikirdeyim. İnan bir yığın zırva ile uğraşıyoruz. Yok türbanmış, yok kılık kıyafet serbestisiymiş, Üniversiteymiş. Ya aklım almıyor inan, beynim durdu sanki. Atam çok merak ediyorum bu konularda sen ne düşünürdün acaba?
1. Eğitim, genelde Meslek Lisesi özelde İmam Hatip Lisesi
Öncelikle Lise ve Meslek Lisesi arasındaki temel farklara değinmek gerektiğine inanıyorum. Meslek Lisesi adı üzerinde bir Meslek ve onunla ilgili konularda eğitim verir. Tüm eğitim bir gün edinilecek Meslek üzerinedir. Lise öncelikle dil başta olmak üzere daha genel ama daha derin, kapsamlı bilgilere yer vermekle birlikte dersleri farklıdır. Bir yerde genel kültür ağırlıklıdır. Dolayısıyla Meslek Lisesinden mevzun olan bir insan ancak bir Fakültede eğitimine devam edebilir. Çünkü almış olduğu eğitim Üniversite kapsamında kesinlikle yetersiz kalacaktır. Bunu anlamak bu kadar mı zor? Ha, biz Türk’üz. Biz yapabiliriz demeyin. Çünkü ne çekiyorsak bir işi doğru dürüst yapmamamızdan, kural, kaide tanımamamızdan çekiyoruz.
2. Fakülte, Üniversite ve Kamuda dini simgeler
İnsanoğlu oldum olası bir şeye inanma ihtiyacı duymuştur çünkü inanç, güven getirir. Güven ise insanlar arasındaki ilişkilerin temelidir. İş, eş, aile, toplumsal yaşam her şey güven olgusu etrafında şekillenir. Böyledir, böylede sürecektir.
Dinde insana güven verir. Ama Din öyle bir şeydir ki insan ve Allah arasında çok özel bir ilişkidir. Tabiri caiz ise eşler arasındaki genel ve özel ilişkiye benzer. İnsan nasıl eşi ile arasındaki ilişkiyi dışa vurmaz ise işte Allah ile o insan arasındaki ilişkiyi de öyle dışa vurmamalı. Yakışık almaz. İbadet özelde ve gizli yapılır. İşin kuralı budur. Her dinde olduğu gibi bazı özel durumlarda topluca ibadet edilir, dışa vurum olur. Ama istisnalar kaideyi bozmaz. Aile ve çevre görgüsü insanı yoğurur, biçimlendirir. Ama her şeyin bir usulü, kuralı vardır. Musikiden, ibadete, doğa kanunlarından, trafiğe, politikaya. Bu kurallara uymadığınız takdirde en iyi ihtimalle yalnızca tepki görürsünüz. Kısacası bazı şeylerin birey çapında dışa vurumu olmaz, olmamalı.
Küçük bir örnek vermek istiyorum. Bavyera, Almanya’nın eyaletlerindendir. Muhafazakâr ve gerçekten koyu dindar insanlardır. Ara sıra şu polemik gündeme oturur. Okullara dolayısıyla sınıflara haç asılmalımı asılmamalımı diye. Devleti oluşturan en küçük öğe insandır. Her insan istisnasız sadece Hıristiyan, Müslüman mıdır? Yahudi midir?
Değildir!
Ateist olabilir, başka bir dine mensup olabilir. Devletin görevi, devleti oluşturan her insana aynı mesafede uzak, uzak olduğu kadar da yakın olmaktır. Devlet soyut bir kavram değildir! Devlet nefes alan, ilerleyen, gerileyen, düşen, kalkan, kısacası yaşayan bir varlıktır. Devlet özellikle inanç kavramına uzak durmak zorundadır. Bu zorunluluk yukarda belirtmiş olduğum görevinden kaynaklanır. Onun için kamuda dini simgelere yer verilmesine müsaade edemez.
3. Dokunulmazlık
Benim bildiğim milletvekili dokunulmazlığı milletvekilinin görevinden dolayı, yani milleti temsil ederken sarf ettiği sözlerden, düşüncelerinden, ya da eylemlerinden ötürü kanuni bir işleme tabii tutulmaması için hayata geçirilmiştir. Bu geleneğin batı demokrasilerinde yaklaşık 150 – 200 senelik bir mazisi vardır. Aslında parlamentonun işlevini eksiksiz yerine getirebilmesi için düşünülmüştür. Türkiye’de Milletvekili dokunulmazlığı ne durumdadır, bu tartışma konusu olmalımıdır bilemiyorum.
Haberlere konu olan Milletvekili dokunulmazlığı / dokunulmazlıkları genelde düşünce fiilinden çok başka yönlere doğru yol alır. Ve bu durum çok rahatsız edicidir. Milletvekili adı üzerinde Milleti temsil eder, onun için çalışır çabalar. Kendisi için değil! Şayet kendisi için çalışan Milletvekili varsa, bu insanlar yukarıda belirtmiş olduğum temsil görevleri dışında suç işledikleri takdirde dokunulmazlık zırhına bürünememelidirler. Milletvekili dokunulmazlığının yani sıra Başbakan ve diplomatik dokunulmazlıklar vardır ama bu konuya başka bir zaman değineceğim.
Keşke hayata olsaydın da sana düşündüklerini sorabilseydim. Ama sen hayata olsaydın bu konular, konu dahi olmazdı.
“Bir millet, bir memleket için kurtuluş ve selamet istiyorsak, bunu yalnız bir şahıstan hiçbir zaman istememelidir. Bir milletin muvaffakiyeti, milletin bütün kuvvetlerinin, bir istikamette birleşmesi, teşekkül etmesiyle mümkündür.”
Mustafa Kemal
http://www.gurbuz.net
Merhaba
Blogonuzu yakından tekip eden birisi olarak yazılarınızın devamı beklerim. Tüm yazılarınız için ellerinize sağlık. İyi çalışmalar
“Kimse başörtüsüne karşı değil, insanlar inançları için elbete bunu yapabilir. Ancak bunu siyasallaştırma yönünde hareket edilirse, Ülke bölünmesine sebebiyet verirse karşı gelinir ve sorulur”
yazının ATATÜRK’ün cümlelerinden sonra, en anlamlı kısmı bu. ve özeti de bu zaten. aramızda gayet hiçbir sorun yokken pişirlip pişirilip önümüze tekrar konan yemekler gibi bu konu. Tüm halkın ağzında çoktan kabak tadı vermesine rağmen , siyasilerimiz oy uğruna sürekli sürekli bunun üzerinden siyaset yapıyorlar, KOBİ ler ağlıyor , tekstilciler ağlıyor, iç piyasa bitiyor , üretim duruyor, dış borç artıyor, faiz borçları 10 Atatürk Barajı yapımıan karşılık geliyor ama biz hala bir bez parçasını konuşup duruyoruz. Eğer vicdan diyorsak, özgürlük diyorsak laiklik diyorsak bu kavramları çok iyi tanımlamamız lazım ve eğer biliyorsak ise de baöşörütsünün , eşarbın , türbanın adına her nederseniz demekte sizde özgürsünüz , bizler için bir sorun olmadığını bilmemiz gerekiyor, gül gibi yaşıyoruz, mahalle baskısı gibi saçma sapan uydurmlarla gazada gelmiyoruz.. Alaksız konularla daha önce sen sağsın sen sol olarak bizi ayıran o ADİ güçler şimdide sen açık o kapalı diye birbirimize düşürmeye çalışıyorlar. Ben EMİNİM Kİ adım gibi eğerki önderimiz ATATÜRK yaşasaydı universitelerde başörtü özgürlüğünü ilk o imzalardı. HAK VE HÜRRİYETİN HERZAMAN YANINDAYDI! BUNUN İÇİN SAVAŞTI. ve başı kapalı 2 tane kızımızın BİZ ATATÜRK GENÇLİĞİNE tehdit unsuru oluşturmayacağını bilirdi.. Eğer ki oluyorsa demekki BİZ ADAM DEĞİLİZ! DEMEK Kİ o savunduğumuz Atatürk ilkelerine sahip felan çıkamamşız vay bizim damarlarımızda ki asil kanının haline!.. asıl bu kızlarımızı eğitmez isek bu kızlarımız cehaletleriyle farklı yöneler kayarlar bunu nasıl gözardı ediyorlar bukadarmı saçma sapan at gözlükleriyle bakıyorlar bu konuya..
YETER! ARTIK ANNEMİN BAŞINDA Kİ BAŞÖRTÜSÜYLE UĞRAŞMASINLAR!.. ÇÜNKÜ ONLAR O BEZ PARÇASIYLA UĞRAŞIRKEN MİLLET UZAYDA CİRİT ATIYOR!..
Sokaktaki insanlar birbirlerine düşman gibi bakmaya başladı.Komşular eğer sohbetlerine gitmezsen senin yüzüne bile bakmıyorlar yada sohbet yapıyorsan…Ne oldu bize demeyeceğim çünkü ne olduğu apaçık belli.Otur otur ayaklaımız mı uyuştu ne? Şöyle bir kalksak ayaklarımızı sallasak, yürümeyi becerebilirmiyiz, ne dersiniz? Tökezlememek mümkün değil elbet ama tökezleyip canımız yandığında da sanırım harekete geçeceriz.
Öncelikle merhaba Bu türban meselesi aldı başını gitti zaten .Yok mahalle baskısıydı yok oydu yok buydu başaramıyacaksınız bugune bugun bütün yabancı gazetelerde bile siyasi simgedir deniliyor hala yok efendim siyasi simge degilmiş oymuş buymuş .Kardeşim atatürk bizi modern insan kıyafetine sokmadımı cumhuriyet ilan olunduktan sonra 1927/1928 lerde fotör şapkalı erkekler,bayanlar hanım hanım sen tekrardan geriye dön türbana sok olucak işmi, degil ! ama bitti hükümdarlıgınız..Buraya kadarmış …
çağLar..