Evden çıkmadan önce son kez aynaya baktı, babasını gördüğünde yüzünde nasıl bir ifade olacağını kestirmeye çalışıyordu. Yağmur ayna karşısındayken, Sinan geldi yanına. Arkasında durup sevdiği kadına baktı bir süre, sonra ellerini beline doladı, aynada kendisine bakan gözlere baktı derin derin.
“Bende gelirim seninle, istersen tabii.”
Yağmur yüzünü döndü Sinan’a.
“Ben kendim gitmeliyim, kendim yüzleşmeliyim anlıyor musun? Yoksa her korktuğum anda arkana sığınabilirim. Sen güvenebileceğim noktada ol bana yeter.”
Annesi girdi odaya, Sinan geri çekildi yavaşça. Annesi ne düşündüğünü anlamayacakları bir şekilde gülümsedi.
“Hadi Yağmur, çıkalım ziyaretçi saatini kaçırmadan.”
Hastane yolu boyunca Yağmur kendiyle hesaplaştı. Kendini sorumlu tutuyordu, bu hastalığı o yaymıştı sanki babasının vücuduna. Babası önce Yağmur’la savaşmıştı, yenik düştüğünde bir başka savaş çıkmıştı karşısına. Üstelik bu kez öylesine yorgundu ki, hemen teslim olmuştu, savunmasız bırakılmıştı sanki. Yağmur bunları kuruyordu kafasında ve kalbine küçük iğneler batıyordu sessizce…
Hastanelerin soğukluğunda her zaman üşümüş biri olarak ilaç kokulu koridorlardan geçtiler hızla. Her yerde yakınlarını görmeye gelen insanların hüzünleri karışmıştı ağır ilaç kokusuna. Annesinin arkasında yürüyordu Yağmur, doğumhanenin önünde geçerken dünyaya yeni gelen bebeklere baktı. Ne kadar savunmasızlardı yaşama karşı, nasıl da güçle bağlıyorlardı birilerini bu acımasız dünyaya farkında olmadan… Annesi Yağmur’un çocukluğunda anlatırdı hep, babasının ne kadar sevdiğini Yağmur’u. Annesi hamile kaldığında babanın ne büyük yıkımları vardı. İnatla bağlandığı işini kaybetmişti bir yangında, geceleri küçük evlerinde hesaplar yapıyordu sabah kadar, yangından ona küllerle birlikte hiç hesaplamadığı borçlar kalmıştı. Her zamanki gibi şimşekler arka arkaya çakmıştı bir anda beklemedikleri olaylar yaşamaışlardı. Ve sonra Yağmur hiç beklemedikleri bir anda gelmişti, annenin yaptığı bir düşükten sonra. Anne yeniden kaybetme korkusuyla uykusuz geceler yaşıyordu, babanın içinde ilk günden beri bir his vardı. “Korkma, inatçı olacak bu, gelip her şeyi değiştirecek.” diyordu. Söylediği gibi de olmuştu, Yağmur ilk doğduğu gün kısmetiyle gelmiş, babaya yeni bir iş kapısı açmıştı. Baba, o gece uyumadan önce bir yangını söndürdüğü için kucağına alıp küçük bebeği “Yağmur’um beni hayata çağırmaya geldi.” demişti.
Annesinin arkasından girdi küçük odaya Yğmur, babası yatıyordu yatakta. Kolunda serumla, Yağmur’un ulaşamayacağı rüyalara dalmıştı belli ki, göz kapakları hafifçe kımıldıyordu. Yağmur inceledi uzun uzun, yatakta bir çocuk hibi küçücük gözüken bu adam çocukluk kahramanıydı O’nun. Tüm çarpışmalarına, tüm yaralanmalarına, tüm bağırışlarına, tüm keskin sessizliklerine, tüm acılarına rağmen bu adam Yağmur için çocukken Superman’den farksızdı. Babasının pelerini yoktu ama konuşarak uçardı Yağmur’un gözlerinin önünde. Yağmur küçük elleriyle yakalamaya çalışır ama hep kaçırırdı bu kahramanının yakınında olmayı. Babası severdi Yağmur’u, sessiz severdi. Kucağına alır, ona masal okurdu çocukken. Sonra Yağmur büyüdü, büyüdükçe beklentileri de büyüdü, masallar yetmedi Yağmur’a, kahramanın kanatları olmadığını farketti ve zaman geçtikçe sözcüklerin yetmediğini.
Şimdi, bir sandalyede oturuyordu, babasının ellerini tutarak. Uzun zamandan sonra ilk kez kalbinin attığını duyuyordu, ilk kez bu kadar yakından şahit oluyordu yaşadığına. Babası geldiğini farketmiş gibi gözlerini açtı, Yağmur’una baktı. Yatağında doğrulmaya çalıştı yavaşça, hazırlıksız yakalanmıştı, hazırlamamıştı cümlelerini henüz. Bir rüyadan uyanmıştı ve kızı gelmişti. Yağmur anladı bunu, gözleri doldu ve dudaklarından döküldü sözcükler hiç hesaplamadan:
“Ben geldim baba, seni yaşama çağırmaya geldim yeniden.”
“dip (b-23)” için 0 Yorum yapılmış.