İlk kez yazıları ile tanıdım Yasemin Altan’ı. Yalın, akıcı ve gerçekçi anlatımı onu okuduğum birkaç yazar arasına soktu. Tuna Kiremitçi ile evliliği sona erdiğinde aylarca hakkında yazılıp çizildi. Bilen bilmeyen herkes yorum yaptı. O bunlara aldırmadan yoluna devam etti. Bu kadar baskının altından sadece kendi gücüyle kalktı. Üzüldü, kızdı belki ama yorulmadan devam etti kararlılıklarına.
Kendi oldu. Anne oldu.
Konuşulanlar, yazılıp çizilenler, gerçeklerin ortaya çıkması ve bunca şeyi yaşamış bir kadının diğer kadınlara örnek olması adına… Ben de keyifli bir söyleşi yapmak istedim Yasemin Altan’la.
Nasıl bir çocuktunuz? Çocukluğunuzdan size kalan en büyük hatıra nedir?
-6 yaşına kadar anneli, babalı, anneanneli, dedeli, neneli evde büyüyen çok mutlu bir çocuktum. 6, 12 arasında ise anne baba kavgası arasına sıkışmış mutsuz bir çocuk oldum. Akılıma gelen en güzel hatıram anneannem ve onun annesi Melo ile Kemal Sunal filmlerinden birine gidip, çıkışta karlarda yuvarlanışımız ve deli gibi gülüşümüz.
Anneanneniz ve onun annesi, hatta Kemal Sunal’ı rahmetle anıyorum.Kavgalar arasında sıkışmak anne-babanız ayrılınca bitti, yerine nasıl duygular geldi?
-Biraz ferahlama biraz utanma. O zamanlar ayrılmalar şimdiki kadar sık değildi. Sınıfta anne ve babası ayrılan sadece iki kişi vardı. Ayrıldıklarını söylemeye çok utanıyordum. O yaşta “utanma” hissi yaşamak çok iyi bir şey değil. Sonrada ortaokula başladım, kendime onlardan bağımsız bir dünya kurdum. Bir tür duvar ördüm. Olan biten beni etkilememeye başladı. O da tabii pek sağlıklı bir durum değil:)
Bir çocuk için pek sağlıklı bir durum olmasa da güçlü bir karakterin daha o yaşlarda var oluşu çok güzel. Daha sonrası hedeflerinizi gerçekleştirebilmek adına, istediğiniz okula girip mesleğinizi yapabildiniz mi?
-Çocuk yaşta güçlü olmak iyi değil. Hiçbir çocuk bunu tercih etmez. Ben hep güçlü ve olgun davranmak zorunda kaldım. (Can bunu yaşasın istemem mesela.) Şimdi de bunun yorgunluğunu yaşıyorum. Evet sonra istediklerimi gerçekleştirebildim. İte kaka ama sonunda istediğim ne varsa elde ettim galiba.
Bu doğrultuda haklısınız. Yaptığınız iş tam olarak nedir?
-İki iş yapıyorum. 15 yıldır reklamcıyım. 2 yıldır da köşe yazmaya çalışıyorum, Posta ve Anneyiz.biz’de.
Yazılarınızın takip ediyorum. Reklamcılık ve yazarlık ikisi de biraz hayal biraz gerçekten geçiyor. Sizin yazılarınız da sadece gerçekçiliği görüyorum.
Yazar olmak konusunda sizi kim teşvik etti? İlk yazınızın başlığını anımsıyor musunuz? Yazarlığa geçişinizde ilk onayı kimden aldınız?
-Valla kimse teşvik etmedi. Dolayısıyla kimseden onay da almadım. Epey bir zaman gizli gizli niyet ettim. Sonra bir gün kesin karar verdim ve anneyiz.biz’in kurucusu Pınar Reyhan’a mail attım. Yazmak istiyorum, bana bir şans verme ihtimaliniz var mı diye. O da, o şansı verdi, eksik olmasın. İlk yazım (aksi söz konusu olamazdı) o zaman çok hasta olan anneannem içindi. Onun anneler gününü kutlamıştım. O yazıma gelen tepkiler en güzel onaydı galiba. O gazla da devam ettim.
Yazılarımda gerçeklik var çünkü aslında yazdığım ne varsa kendimden. Hayali bir şey yazmayı henüz beceremedim.
Sizin için çok güzel bir başlangıç olmuş.Konularınızı nasıl seçiyorsunuz? Gelen yorumları ciddiye alıyor musunuz, bu yorumlar sizi nasıl etkiliyor?
-Gelen yorumları çok ciddiye alıyorum. Yeni olduğum için de olabilir ama etkileniyorum. İyisinden de kötüsünden de. Kötü yorum gelince yeni yazı yazmaya çok zor başlayabiliyorum. Konuları kafama, kalbime göre seçiyorum. Bir şey hakkında yazabilmem için o neyse bir yerinden beni etkilemiş olması gerekiyor. Gündem olup olmaması o kadar umurumda değil, bana dokunması daha önemli.
Ülkemizde yazabilmek ciddi ciddi zor iş. O kadar çok yazar var ki.Siz bunların içinde kendinizi hangi konumda görüyorsunuz?
-Zor soru. Ne konumda olduğumu gerçekten bilmiyorum. Okurlar buna cevap verebilir. Ama beni okuyanlar dediklerimi samimi buldukları için okuyorlar, bir de bir şekilde kendilerine yakın hissediyorlar sanırım.
Köşelerinde kıyafet markalarından, nasıl öpüştüklerinden, romansal günlüklerden, kötü ruhlarından, birilerinin şakşakçılığını yapan yazarlar varken…
Sizin gibi gerçekliliğinle yazabilen birinin en üst konumda olduğunu düşünmüyor musunuz? En çok hangi yazar etkiler sizi?
-En üstte değilimdir herhalde ama iyi bir yerdeysem ne mutlu bana.
Köşe yazarı olarak Bekir Coşkun ve Yılmaz Özdil’i beğeniyorum. Ahmet Hakan’ın da hayattaki duruşunu değil ama yazılarındaki zekayı seviyorum. Başka da sürekli okuduğum yazar yok.
Şimdilerde iyi bir yere gelmek isteyen kendinin magazincilerin kucağına atıyor.Çok fırsatınız olmasına rağmen neden kendinizi medyatik kılmadınız?
-Doğru, çok fırsatım oldum. Ama öyle bir bilinirlik sağlamayı utanç verici buluyorum. Hiçbir özelliği olmayan insanların kolay yoldan şöhrete ulaşma yöntemi bu. Bu da zaten yaptığım ilk röportaj.
Balondan ibaret olmak size göre değil.Yavaş yavaş emin adımlarla kalıcı olmaktır esas olan.İlk röportajınızı benimle yapmanız onur verici, çok teşekkür ederim.Birazda duygular diyelim ve ilk aşkınızı nerde, ne zaman, nasıl yaşadınız?
-30’uma kadar hiç aşık olmadım. Ne fena değil mi? Daha doğrusu oldum da uzaktan. İlk aşkımı ilk evliliğim bittiği zaman yaşadım. Aynı ajansta çalışıyorduk, metin yazarıydı. İki yıl feci fırtınalı geçti, sonra bitti.
Platonikti yani aşkınız? Evlendiniz mi ilk aşkınızla?
-İlk evliliğimi “güven” temeli üzerine kurmuştum. Ailede eksik olan oydu çünkü. Sadece güvene dayalı bir ilişki haliyle yürümedi. İlk eşimden ayrıldıktan sonra ilk kez aşk yaşadım. İki yıl sürdü ama evlenmedik.
Güven duymak mı, fırtınalı bir aşk yaşamak mı hangisi daha iyi?
-İkincisi:) Ben aşk olmadan bir ilişki yaşayamıyorum. Yaşamaya kalkarsam da da boğulacak gibi oluyorum. O yüzden de hayatımda fırtınalar dinemiyor:)
Tam bir aşk kadınısınız yani. Tuna Kiremitçi’yle sanırım büyük bir aşk yaşadınız. Nasıl başladı bu aşk? Sizi evliliğe götürecek kadar büyük müydü?
-Şimdiki iş yerimde beraber çalışıyorduk.. Önce arkadaş olduk, sonra aşık. Sonra da çok sevdik birbirimizi. Birlikte olmaya başladıktan 6 ay sonra da evlendik.
Evliliğiniz aşkınızı her gün yeniledi mi, yoksa aşkı bitirdi mi?
-Evliliğimiz peş peşe gelen bir dolu iyi ve talihsiz olaylar sonucu bitti. Evliliğimiz bittiğinde sevgimiz bitmemişti ama. O nedenle de sonra yeniden birlikte olmayı denedik. İyi de oldu. İçimde bir şey kalmamış oldu. Şimdi başa döndük. Çok iyi arkadaş olduk
Arkadaş kalabilmekte çok güzel.Hiç aldatıldınız mı?
-Aldatılmayan kadın var mı acaba?
Var var ama tabii çok az. Evliliğinizin bitişi ile ilgili hep aldatılan kadın pozisyonunda oldunuz ama ilk ayrılığınız ihanet yüzünden değildi değil mi?
-Yok değildi.
Bu herkesin farklı bildiği bir konuydu. Tekrar birleştiniz, ilki ile ikinci arasında ne farklar vardı? İkinci denemenin sonu ihanet yüzünden miydi?
-Herkes öyle anladı. Ben medyaya konuşmadığım için de doğrusu öğrenilemedi. Diğer ilgililer de kafa karışıklığından sanırım çıkıp yalanlamadılar. Aptal bir durum oluştu. İlki son günlerine kadar çok duygu dolu bir ilişkiydi. İkincisinde bir dolu şey bitmişti. Bunu anlamış olduk ve devam edemedik.
Şimdi herkes öğrenmiş oldu. Yaşadığınız aşklar sizden neler aldı götürdü, neler kazandırdı? Yeni bir aşktan beklentiniz değişti mi?
-Candan Erçetin’in bir şarkısıyla cevap vereyim. “Daha olgun daha kırgın. Daha yalnız daha yorgun.” Pek bir beklentim yok aslında. Hele bir gelsin, bakalım beraberinde neler getirecek…
Umarım en güzeli gelir ve sizi bulur.Oğlunuz Can’ın dünyaya gelmesi sizin hayat yönelimlerinizi değiştirdi mi? Annelik neler öğretti ?
-Can’ın dünyaya gelmesini her şeyden çok istedim. Hayatta başıma gelen en güzel şey o. Hayatımın önceliği de o.. Anneannem ben küçükken “Senin için canımı veririm” derdi. Ben de laf ola söylüyor zannederdim. Meğer gerçekmiş. Bir insanı onun için canını verecek kadar sevmek neymiş onu öğrendim.
-Şahane bir duygu. Anne olunca anlaşılırmış ya annelerin değeri…Can’ın şimdiden bir köşesi var gibi, ister misiniz ileride yazar olmasını?
-Keşke olsa da o köşeyi kendi yazsa. Şimdilik resme ve müziğe yatkın gibi duruyor.
Anne ve babasından aldığı sanatçı genleri var onda, o nedenle ben yazacağına eminim.
Aileniz olarak daha çok anneanne ve dedenizi benimsediniz?
-Evet. Onların bendeki yeri çok önemli. Sevgileriyle hayatımı kurtardılar.
Emektir sevgi ya… Anne-baba olmakta budur…Dedeniz hala en büyük destekçiniz, bu destek size güç veriyor mu?
-Artık çok yaşlı olduğu için derdimi tasamı elimden geldiğince ona yansıtmamaya çalışıyorum ama varlığı bile güç veriyor.
Ne mutlu ona hem annenizin hem sizin en büyük gücü bir tek o…Yaşamın size öğrettiği en büyük iyilik ve kötülük nedir?
-Kötülük şu herhalde. Çok güvendiğim insanlardan en beklemediğim zamanlarda sıkı kazıklar yedim. Şimdi çok temkinliyim bu konuda. İyilik… Hayat arada yaşattığı tatsızlıklara rağmen bana iyi davrandı. Şahane bir oğlum, sevdiğim iki işim ve çok şükür kendi kendime ayakta duracak gücüm var.
Hayatı en derininden yakalamışsınız, harikasınız.Yazar olmak isteyenlere ne önerirsiniz?
-Çok okusunlar. Yayınlanmayacak bile olsa bol bol yazıp bir kenara atsınlar. Kim ne derse desin vazgeçmesinler
Bittim artık” ve “işte budur” dediğiniz bir anınız?
-İşle ilgili bir konuda çok yakın bir arkadaşım öyle bir kazık attı ki neredeyse istifamı verecektim. En on “Bittim” dediğim an o. “İşte budur” da sanırım Can’ı kollarıma verdikleri ve onun mememe saldırdığı andır.
Son olarak haykırmak istediğiniz tek bir cümle…?
-Yeniden başlasııııııın!
Yasemin Altan’a beni kırmadığı ve bu röportajı benimle yaptığı için çok teşekkür ederim. Bu benim de ilk röportajım.
Arzu Candevir Çakır
Continue Reading
Kadın şeytani bir türdür

Kamil Güler, kadınlar hakkında söyledikleriyle yeni bir tartışmanın da fitilini ateşledi.
Yakında TRT 2′de ekrana gelecek “Köşe Bucak Türkiye” adlı programın sunuculuğunu üstlenen genç oyuncu Kamil Güler, “Öyle kadınlar gördüm ki, ben onlar kadar tehlikeli bir erkeği hiç görmedim. Kadın daha şeytani, daha uzun vadeli planlar yapabilen ve oynarken sahneye ihtiyaç duymayan bir türdür” diyerek yeni bir tartışmanın da fitilini ateşledi.
- İsminiz niye hâlâ çok ünlü değil?
Öyle isimler var ki, bir yıl önce herkesin bildiği, haftalarca gündem oluşturan, medyada çokça telaffuz edilen isimlerden söz ediyorum. Onları şimdi duysanız, “Aaaa böyle biri vardı hakikaten” dersiniz. Bakın, şimdi örnek vermek için bile hatırlayamıyorum herhangi birinin ismini. Önemli olan, bu işi ne kadar zamandan beri ve nasıl yaptığınızdır. Benim, “Şehnaz Tango” ile 12 yıl önce başlayan oyunculuk hayatım, o gün bugündür aralıksız olarak sürüyor. İşimi severek yapıyorum ve öncelikli derdim ismimin popüler olması değil, eli yüzü düzgün işler yapmak. Diğerinin çok daha kolay olduğunu kanıtlayan az kişi yok bu ülkede. Magazin sayfalarında ya da programlarında yer almanın ne kadar kolay olduğunu bilmeyen kalmadı. Gitmeniz gereken mekânlar, adınızın birlikte anılması gereken isimler belli. Şunu görebilmek lazım. Bu yolu adımlamıyorsam, bilmediğimden değil, seçmediğimden.
Continue Reading
>???????? ????? ????????ıyor!
—İnsana ders verecek, vücut diliyle bile hem ağlatıp, hem güldürecek bir tiyatro sanatçısı aranıyor!
—Sesinin sizi mest ettiği, şarkıya ruhunu vererek okuyan ve sizi olduğunuz yerden alıp götüren ses sanatçısı aranıyor!
—Şiirlerini okurken sanki sizi yüreğimizden dökülürcesine yazılmış satırları yazan şair aranıyor!
–Romanlarını okurken kendinizi roman içerisindeki bir kahramanmış zannettirecek yazar aranıyor!
—İnsanların en az üç beş şey öğreneceği programları eğlendirerek yapacak bir yapımcı aranıyor!
Elbet yok değiller ama o kadar azınlıklar ki… Gerçek değerler asaletleri ile yerlerinde otururken, üç beş medya maymunun gözler önünde olması çok acı.Ne yapmalı bu durum için bilmiyorum ama ben cidden kendim ve kendimden sonra ki nesiller için çok üzgünüm.Bunlar yüzünden gelecek nesillerimiz sanat’ı soyunmak, iki kıvırmak, kavga etmekmiş gibi algılayacak.
Laf aramızda geçenlerde bir şarkının nakaratını söyledim diye oğlum bana klip yapmayı düşünüyor.:)
Sanırım yapımcıların çoğu da benim oğlum gibi düşünüyor. Nakaratı bilsin yeter…(!)
Arzu Candevir Çakır
Continue Reading
Hemen hemen herkes bilir, bahar ayları gelince insan silkelenmiş gibi olur. İçiniz kıpırdanmaya başlar, sabah uyanırken güneşi fark etmek daha hızlı hareket etmenizi sağlar, geç kararan havalar size daha dolu dolu yaşıyormuşsunuz hissi verir. Bundan sebeptir ki “geldi bahar ayları gevşer gönül yayları” sözü boşuna söylenmemiştir.
Doğa yenilenip paltalorını atıp renkli çiçeklerini takarken boynuna hayat daha güzel gözüküyor gözümüze elbette. Ancak tüm bunlara rağmen adı bir türlü konamayan bir bahar yorgunluğu da gelip çöküyor omuzlarımıza… Kiminle konuşsam herkes çok yorgun. İşinden, sevgilisinden, çocuklarından, aşklarından, İstanbul’un koşturmacasından bitmeyen ödemelerden… Nasılsın sorusuna iyi demeyi alışkanlık edinmiş olsa da dudaklarımız, hemen arkasından “çok yorgunum bu ara” cümlesi takip ediyor onu. Bahar yorgunluğu diye bir şey var malum bu hayatta, eğer siz de o yorgunlardansanız hayatınıza bu ara biraz dikkat edin. Bakın doktorlar diyor; bol meyve tüketilecek, bol su içilecek, sigara, alkol ve kafeinden uzak durmaya dikkat edilecek… Gerekirse vitamin alınacak.
Her ne kadar bahar aylarının sonuna yaklaşmış olsak da bu yorgunluklara dikkat etmek lazım. Biraz silkelenmek, canlanmak lazım.
Bir de…
Baharın tadını çıkartmak lazım…
Continue Reading

Uzun zamandır siteyle ilgilenmek, bir şeyler yazmak mümkün olmuyor. Üstelik site güncellenmiyor olmasına rağmen hala tıklanıyor. Bu bir yandan sevindiriciyken bir yandan da her tıklandığında mahçubiyetimiz artıyor. Yazmak lazım… Hem yazmak, okumak kadar iyi gelir. Yazmanın temeli de bu değil mi aslında, en derinlerde bir yerde hissettiğiniz rahatlama hissi. Sanki bir musluğu açık bırakıp her şeyin akıp gitmesine izin vermişsiniz gibi…
Nereden başlasam, geçen zamanda olanlardan mı bahsetsem önce derken çok şahane bir şey oldu. Hemen oradan başlamak gerekti.
(Bu kısımdan itibaren Amy Winehouse Will You Still Love Me Tomorrow? eşliğinde okunması önerilir.)
Biricik kuzenim (sizin için biricik değil ama bizim için biricik) biricik Derya (yine sizin için biricik değil, bizim için biricik olmaya başlayacak
) ile evlenmeye karar verdi. Evlilik, üzerine çokça anlam yüklenen aslında çok basit bir kavram mı, yoksa çok basit söylemlerde bulunulan çok ciddi bir karar mı henüz kestiremiyorum. Ancak birbirlerine aşkla bakan, önce yüreklerinde sonra hayatlarında birbirlerine kocaman yer açan insanlarsa söz konusu; birlikte olmaktan, el ele tutuşmaktan ve onların ellerinin kenetlenmesini izlemekten daha güzel ne olabilir ki? İşte Cumartesi akşamı bu oldu, Duygu ve Derya evlilik için ilk adımı attılar. Biz de mutluluklarını, heyecanlarını paylaşmak için oradaydık, iyi ki de oradaydık.
Kahveler dağıtıldı, mahçup bakışlar yerini gülümselere bıraktı ve o beklenen cümle kuruldu; “Kızınız Duygu’yu oğlumuz Derya’ya istiyoruz.” Ne yani şimdi bir çiçeğe bir çikolataya bizim kızımızı alacaklar mı yahu diye atlamak geldi içimden. Gerçi çikolata çok güzeldi, e madem gençler de karar vermiş … : )
Kahveler içildi, güzel cümlelerle birlikte kocaman bir aile daha kuruldu. Derya aramıza hoş geldi.
Şimdi geldi sıra dileklere… Umarım birbirlerine her zaman böyle güzel bakar, o akşam yaşadıkları heyecanı bir ömür boyu yüreklerinde saklarlar. Umarım içten gülümsemeleri hiç son bulmaz…
Ve tabii ki son söz kuzenime;
Sıralamaya gerek yok, seni çok sevmem için bir yığın neden var.. “Sen olduğun” için demek yeterli bence. İyi ki varsın, iyi ki böyle güzel büyüyorsun…
Gökten üç elma düşmüş. (Nedense?) Biri onlara, biri bize, biri de okuyana…

